şöyle söyleyeyim
Batılı emperyalistlerin anayurdumuz ve saf ırkımızdan yararlanmak ve onu Meksika, Hindistan gibi ezik ülkelerle aynı kategoride tutmak isteyen kötü emellerine karşı çalma/çurpma, çarpma/yontma yöntemleriyle misak-ı milli sınırlarımızı koruyan vatanperver medyamıza bir defa daha teşekkür borçluyuz.
Vatan gazetesi dün (salı, 15 Kasım 2011) “4 Yılda 893 Türk Kobay Öldü!” başlıklı bir haberi ilk sayfada büyük şekilde girdi. Independent’daki bir makaleden aldıkları ŞOK! bilgiye göre Türkiye’de yabancı ilaç firmalarının yaptığı deneylerde son 3 yıl içerisinde 893 Türk ölmüş. 893 sayısını Independent’daki grafikten almışlar. Ama söz konusu grafik aslında ölü sayısını değil, yapılan klinik deney sayısını göstermekte. Aynı gün içinde Sağlık Bakanlığı konuyla ilgili bir basın bildirisi yayınlayarak haberde geçen ölü sayısının gerçek olmadığını, tüm deneylerin uluslararası mevzuat çerçevesinde yapıldığını, çok sıkı denetlemelerin mevcut olduğunu ve deneylere katılmanın bir hasta hakkı olup tamamen gönüllülük esasına dayandığını belirtti.

Haberdeki “893 ölü Türk Kobay”ın uydurma bir iddia olduğu ve 893 sayısının www.clinicaltrials.gov’daki (Amerikan Sağlık Bakanlığına ait resmi bir site) verilere göre Türkiye’de uygulanan klinik deney sayısı olduğu aynı gün içinde ortaya çıktı. Vatan’ın bu değerli haberi ulusal medyamızın diğer harikaları olan NTV, Radikal, Kanal D, Habertürk, Posta, vd.. tarafından anında kopyalandı ve kendi sitelerine yapıştırıldı. Vatan bu ciddi yanlışının ortaya çıkması üzerine bir düzeltme ya da özür metni girmek yerine bugünkü sayısında (16 Kasım 2011, Çarşamba) “Kobay oldum çünkü iyi para veriyorlar!” başlığının ardından “Independent’ın Ocak 2007-Aralık 2010 arası Türkiye’deki 716 ilaç deneylerinde kobay olarak kullanılan Türkler’den 893’ünün öldüğü iddiası gündemi sarstı.” şeklinde verebilmesi ülkede yapılan gazeteciliğin kalitesizliği ve yüzsüzlüğünü göstermesi açısından önemli. Independent’daki makalede ya da makaledeki haritada hiçbir şekilde ölü sayısı verilmemişken, üstelik de Sağlık Bakanlığı verilen ölü sayısını yalanlayan bir açıklama yapmışken hala “Independent’ın iddiası” diyen Vatan kendi beceriksizliğini pişkince çarpıtıyor.

Haberdeki milliyetçi doz da göz yaşartıcı nitelikte ve dünyadaki canlıları “Türkler” ve “diğerleri” olarak ikiye ayıran bir anlayışa sahip. Eğer gerçekten 893 kişi ölmüş olsaydı bile haberin onların milliyetini başlığa taşıyarak veriliyor olması artık gülünçlüğünü bile kaybetmiş olan bir klişeden başka bir şey değil. Zira Vatan’daki (yanlış yazılmış) ve şu anda tüm diğer haber sitelerine kopyalanmış olan ilk haberin kendisinde bile ölümlerin yalnızca Türkiye’den değil, Hindistan, Meksika, vs…’den de olduğundan bahsediliyor. Tüm ülkeleri ilgilendiren küresel bir meselede bile “893 Türk kobay, ilaç şirketlerinin kurbanı oldu” başlığını atan medyamızın kullandığı dile baktığınızda Türklerin başlı başına bir canlı türü olduğu izlenimini ediniyorsunuz.
Son olarak ise yine clinicaltrials.gov’daki gerçek verilerden bahsetmek istiyorum. Buna göre Türkiye’de 898, Rusya’da 1776, Hindistan’da 1727 Çin’de 2520 klinik test yapıldıysa İsrail’de 3247, Almanya’da 8131, Fransa’da 6924, İngiltere’de 5990 ve ABD’de 57730 deney yapılmış. Batılı ülkeler, kendi sınırları içinde Türkiye’dekinden katlarca daha fazla deney yapıyor olduklarına göre Vatan haberindeki “Türkiye klinik deneylerin en fazla yapıldığı 6’ncı ülke” ifadesi de yanlış bilgi olarak kayıt altına almak mümkün.
not: Vatan’ın salı günü kullandığı içinde kurukafa olan hap illüstrasyonu da Vanity Fair’deki makale için hazırlanmış illüstrasyon. Gazete bunu da kaynak göstermeden çalıp ilk sayfasına basmış. Görünen o ki Vatan’daki idealist arkadaşlar internete bir defa koyulmuş olan her şeyi bedava sanıyorlar ama aslında upuzun bir kredisi var o illüstrasyonun: “Photo illustration by Chris Mueller © Imagebroker/Alamy, from Image Source/Jupiter Images, © Vincent O’Byrne/Alamy (skulls); © Jason Salmon/Alamy (capsule).”
not2: Independent’daki makale yazılırken www.clinicaltrials.gov’daki Türkiye’de yapılan araştırma sayısı 893 olarak gözüküyormuş. Ben Sana makalesi yayınlanırken sitede belirtilen araştırma sayısı 898 olarak gözüküyordu.
Kitabı çocukluğumdan beri kutsayan biriyim ben de. Ama kitap ne kadar aşağılandı bu ülkede. Ne kadar çok kitap yakıldı, imha oldu, toprağa gömüldü. Benim Hac ziyaretim Frankfurt kitap fuarımdır. Ama 20 yıldır onun tadını çıkarmaktan çok, zindandaki yazarlarımız, çevirmenlerimiz, yasaklanan kitaplarımızla ilgilenirim.
Sene 1991, ilk gidişim İsmail Beşikçi hapiste, 1992 Fikret Başkaya, 1993 Haluk Gerger ve 1994’te sıra Ayşe Nur’da… Yine de şanslılardı Musa Anter’den… 1998 yılında Ayşe Nur, bütün onlar adına, Kitap Fuarının 50. Yılı vesilesiyle sıra dışı bir ödül aldı. Ona bir pasaportu çok gördü bu ülke. Boş yıl olmadı asla. 80 sonrası birçok Yazar yurtdışına sürgüne gitti.

Geçen hafta Berlin’den yola çıkan Namibya kabilesi atalarına ait olan 20 kafatasıyla Windhoek’e geri geldiklerinde havaalanında yüzlerce kızgın Namibyalı tarafından karşılandılar. Berlin’deki Charite hastanesinde ortaya çıkan kafataslarının iadesi için yapılan töreni birkaç gün önce TV’den izlemiş olmalılar. Almanlara olan kızgınlıkları Almanya’nın Namibya’yı 1884’ten 1915’e kadar sömürgesi olarak yönetmesiyle sınırlı değil. Almanların 1904-1907 arasında ülkedeki bazı etnik gruplara uyguladığı soykırım hafızalarda ve günlük politikada oldukça önemli bir yerde duruyor. Dolayısyla Namibya başbakanı Angula’nın “Namibya halkı bu ölümcül kalıntıları trajik bir dönemin sembolik kapanışı olarak kabul ediyor” diyerek yaşananları basite indirgemesi soykırım mağduru Herero ve Nama toplulukları tarafından hiç de hoş görülmedi.
20. yy’ın başında kafatasçılıkla özdeşleşen Alman antropologları, Afrika’dan getirdikleri kafataslarında yaptıkları ölçümlerle beyazların siyahlardan daha üstün olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bu korkunç uğraş için Namibya’dan getirilen kafatasları Berlin’deki çeşitli araştırma hastanelerinin ve üniversitelerin arşivlerinde halen mevcut. Almanya’ya Namibya’dan en az 300 adet kafatası getirildiği düşünülüyor.

Alman İmparatorluğu sömürgeleştirdiği Namibya’da (o zamanlar Güney Batı Afrika ismiyle anılıyordu) 1904’te bir ayaklanmayla karşılaştı. Almanya’dan gelen yerleşimcilerin tarla, hayvanlar ve kadınlarına “el koyması”ndan rahatsız olan Herero topluluğu Almanlara karşı saldırılara başladı ve 123 kadar Alman yerleşimciyi öldürdü. Nama topluluğu 1905’de bu ayaklanmalara dahil oldu. Beyaz efendilerin bu ayaklanmaya cevabı tarifi güç bir kanlılıktaydı. General Lothar von Trotha, Herero topluluğunu yoketme kararı aldı. Hereroların ülkeyi terketmesini isteyen Alman koloni yöneticileri bunu gerçekleştirmeyenleri “kadın, çocuk ayrımı yapmadan top ateşine tutacaklarını” söyledi. Kendi topraklarından uzaklaşmayanlar öldürülürken, ülkeyi terketmek için yola çıkarılanlar çöllere doğru yönlendirilip susuzluktan ölmeleri sağlandı. Bu ölüm yürüyüşlerinin Anadolu’da 1915’de Ermenilere uygulanan zorunlu sınırdışılarla benzerlik içinde olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Hayatta kalanlar ise toplama kamplarındaki kötü şartlarda ölüme terkediliyor. 4 yılda 65-80 bin Herero (Herero nüfusunun %80’i), 10 bin Nama (Nama nüfusunun %50’si) katlediliyor. Beyaz Almanlar temizledikleri bu topluluklara ait cesetlerin bazılarının kafalarını kesip üzerlerinde bilimsel olduklarını iddia ettikleri deneyleri uygulamak için Almanya’ya gönderiyorlar. İşte geçen hafta 11’i Namalara 9’u da Hererolara ait olan 20 kafatası Berlin’deki Charite hastanesinde düzenlenen bir seremoni ile toplulukların temsilcilerine teslim edildi.

Charite’deki Namibya’ya ait 47 kafatasından yalnızca 20 tanesinin geri verilmesi ve Alman hükümet yetkililerinin seremoniye üst düzeyde katılım gerçekleştirmemesi Namibya’da tepkiyle karşılanmış. Oysa 2004’te o zamanki Gelişme Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul Namibyalılardan olanlardan dolayı üzgün olduğunu söylemişti. Söz konusu özürcükten beri Alman hükümeti Namibya’yla sıkı ilişkiler kurmaya çalışıyor, ülkeye 600 milyon euroluk kalkınma yardımı gerçekleştirdiler. Fakat Almanya’nın soykırım için resmi olarak ciddi bir özür dilemesi ya da tazminat ödemesi henüz ihtimal dahilinde gözükmüyor. Zaten Herero’lar da Almanların Namibya hükümetine yaptıkları yardımın bir çeşit rüşvet olduğunu düşünüyor ve bu yardımların kendi topluluklarına ulaşmadığını söylüyorlar. Kafataslarının kendilerine iade edilmesi sayesinde uluslararası camiaya seslerini duyurma şansını yakalayan Herero’lar işsizlik ve topraksızlıktan yakınmışlar.

Seremonide delegasyon üyesi bir kadın “Hemen özür dileyin” yazan bir kağıt tutuyor.
Konuyla ilgili The Southern Times’a Forum for the Future of Africa isimli örgütten Saunders Jumah’nın söylediklerini de aktaralım: “Beyazlar, Afrikalıları diğer Afrikalılara karşı işlenen eski suçlardan dolayı ICC ve ICJ’de (uluslararası savaş suçları mahkemesi) yargılamak için hevesli ve mutlular. Uluslararası medya böyle Afrika hikayelerini başlıklara taşıyor ve bir sürü tabloid satıyorlar ama mesele Almanların Namibyalı Afrikalılar karşısında adaletle ve gerçeklerle yüzleşmesi olduğunda medya sağır ve dilsiz oluyor, uluslararası camia ise adeta bu kafatasları insanlara ait değilmiş gibi davranıyor…”
1985’de bir Birleşmiş Milletler raporu yaşanan olayları Güney-Batı Afrika’daki Herero ve Nama topluluklarını yoketme amaçlı, dolayısıyla da 20. yy’ın ilk soykırım denemesi olarak nitelendirdi. Uluslararası arenadaki küçük oyunculardan Namibya’da hükümetin meseleyi Almanya’yla krize dönüştürmeden ve ülke içinde milliyetçi rüzgarları fazla kuvvetlendirmeden çözmeye çalışıyor olduğunu gözlemlemek mümkün olsa da Alman devletinin ırkçı geçmişinin bir parçası sayabileceğimiz Herero ve Nama soykırımlarını, Yahudi soykırımından ya da dünyanın başka yerlerinde uygulanan diğer katliamlardan ayırmak hata olurdu. İnsanlığa karşı işlenen tüm suçları zaman ya da yer ayrımı yapmaksızın parmakla gösterip bir daha benzer bir şey olmaması adına anımsamak ve yaraları sarmaya çalışmanın insanlık görevi olduğu da unutulmamalı.

Pleksi içindeki kafatasının hikayesi: Soykırım uygulanan Herero topluluğu üyesi öldürüldükten sonra dekapite ediliyor ve Berlin’e gönderiliyor. Üzerinde utanılacak deneyler yapıldıktan sonra arşiv malzemesi haline gelen ve varlığı bu sene keşfedilen kafatası nihayet ait olduğu topraklara dönüyor.
Yunanistan’da yaşanan ciddi mali krizi elimize ücretsiz davetiye geçti diye izlemeye gittiğimiz ama bilmediğimiz bir dilde oynanan bir tiyatro oyununu izler gibi izliyoruz.
Büyük şehirlerdeki gösteri yürüyüşleri ile ilgili edinilen izlenim bu insanların çalışmak yerine büyük çaplı grevlerle ülkelerini paralize eden hazırcı kesim ve yıllarca devletin cebinden oldukça iyi şartlarda geçinmiş memurlar oldukları yönünde. Zor durumdaki bu insanlarla ilgili “aman canım adamlar bunu haketmişler resmen!” deyip işin içinden çıkılıyor. Ülkedeki tüm sosyal çöküntü, umutsuzluk ve çaresizlik hissi göz ardı ediliyor. Önceki İktidardarlarının ülke ekonomisini kötü yönettiği, sorunları düzeltmektense örtbas etmeye yoğunlaştığı Yunanistan’da, acı gerçekleri kabullenemeyen halkın kendisi de Avrupa ve TR’li gözlere pek de sempatik gözükmüyor.
Averaj bir Alman ya da Fransızın gözünde Yunanistan, yaralandığı için grubun hızını düşüren ve kaderine terkedilmesi gereken bir yolculuk arkadaşından öte bir şey ifade etmiyor. Duyulan en yaygın endişe Yunanistan (ya da Portekiz falan) yüzünden Euro bölgesinin toptan çökecek olması. Kardeş “Avrupalı”ların sıkıntı içinde olması pek de bir şey hissettirmiyor, “ne de olsa zor zamanlardan geçiyoruz herkes kendi başının çaresine bakmalı” görüşü egemen hale geliyor. Sistemde toplu ve hakkaniyeti arttıracak değişimlerdense bazı büyük bankaların kredi notlarının her an düşürülebileceğine dair dedikodular kulaklara çarpıyor.
Türkiye’de işler ekonomik anlamda fena gözükmüyor Standard & Poors daha bu hafta törkiş kredi notuna olumlu bir dokunuş yaptı, Türk bankalarının durumlarının iyi, yabancı yatırımcıların da Turkey konusunda iştahlı oldukları konuşuluyor. İşte Ege’nin bu tarafına diğer tarafa yukardan bakma kibirini veren de bu haberler heralde. Yunanlıların kendi kendilerine oynadıkları tragedyayı şöyle bir izleyip onlara bıyık altından gülümsüyor, kesintisiz kalkınma diye bir şeyin olmadığını yakın ya da uzak bir tarihte bizim de aynı duruma düşebileceğimizi pek hatırlamıyoruz.
İşte tüm bunlar olurken, Wall Street Journal ekonomik krizin Yunan toplumu üzerindeki en doğrudan etkilerinden birisi olan intihar vakalarındaki artış ile ilgili bir makale yayınladı. Krizden orta ve küçük çaplı işletmelerin ne denli etkilendiğinin anlatıldığı makalede Yunanistan’da kriz çıktıktan sonra yılda her 100 bin kişiden 6’sının intihar ettiği yazıyor. Kriz öncesinin tam iki katı olan bu oran resmi olarak kayıt altına alınan intihar vakalarını gösteriyor. Yunan sağlık bakanlığı geçenlerde bir açıklama yapmış ve 2011’in ilk 5 ayında geçen senenin aynı dönemine göre %40 daha fazla insanın kendini öldürdüğünü belirtmiş. Bu intihar oranı diğer batı ülkerinkinden (örneğin ABD’de yılda her 100 bin kişiden 10’u intihar ediyormuş) fazla olmasa da kriz başlangıcının öncesi ve sonrası arasında bu denli bir farkın olması Yunan toplumunun mevcut durumu ve geleceği ile ilgili pek iyi şeyler söylemiyor.
Ortada böylesine ciddi bir durum varken AB’den bazı seslerin iyi gün dostluğunda diretmeleri ve ‘komşu ülke Türkiye’de “Sizin krizde olmanız, bu oyunu ne kadar doğru oynadığımız konusunda bizi iyice keyiflendirdi!” söyleminin yaygın hale gelmesi günlük vasatlıklar olarak kayıt altına alınmalı.
Biraz da fotoğraf:



16 Eylül 2011, Selanik, Yunanistan.
Ödeyemediği kredi borçlarının yeniden yapılandırılması için bankayla görüşen ama talebi reddilen 55 yaşındaki bir adam kendini benzinle yakıyor.
Mahkumlarla ilgili kararlar hep iş işten biraz fazla geçtikten sonra alınıyor. İstanbul’a nakledilirlerken minibüsün yanması sonucu beş kişinin feci şekilde ölmesinden beş gün sonra uzaktan ifade alınmasına yönelik tebliğ yayımlandı. Artık mahkumlar ifadeleri alınmak üzere başka bir şehirdeki mahkemeye korkunç şartlarda taşınmak yerine online video chat ile ifade verecekler. Peki bu kararın alınması ya da kamuoyunda tartışılır hale gelmesi için 5 kişinin yanarak ölmesi mi gerekiyordu? Mahkumların beden ve ruh sağlıklarının devletin kesin güvencesi altında olması gerektiği gerçeği ne zaman kabul edilecek?
(kaynak: Taraf - 21.09.2011)
İfade vermek için Van’dan İstanbul’a getirilirken cezaevi nakil aracında beş mahkûmun hayatını kaybetmesi üzerine jet hızıyla bir tebliğ yayımlandı. 15 gündür Başbakanlık’ta olduğu belirtilen tebliğname eğer beş gün önce uygulamaya konmuş olsaydı, büyük olasılıkla bugün hayatta olacaklardı. Beş gün önce Kayseri-Malatya karayolunda feci şekilde yanarak hayatlarını kaybeden Sinan Aşka, Akif Karabalı, İsmet Evin, Abdülsettar Ölmez ve Medeni Demir’in yaşamlarını geri getirmeyecek olsa da bundan böyle tutuklular mahkeme safhasında ifade vermek için uzun nakiller yapmak zorunda kalmayacaklar.
Resmî gazetede yayınlanan kararnameye göre tutuklu ve hükümlüler, soruşturma ve kovuşturma safhasında bir yerden başka bir yere gitmelerine gerek kalmadan video konferans sistemi ile bulundukları yerden ifade verebilecek. Yönetmelikle bundan sonra hükümlü ve tutukluların, bulundukları yer dışındaki mahkemelere gönderilmeden, video konferans sistemi ile ifade ve beyanları alınacak. Yönetmelik, soruşturma ve kovuşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkemece dinlenilmesine gerek görülen kişilerin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi kullanılarak dinlenilmesi, kayda alınması, saklanması ile bunun için gerekli teknik altyapının kurulmasına ilişkin esas ve usulleri düzenliyor. …
Dosyada gizlilik kararı da kaldırıldı
Tebliğin jet hızıyla yürürlüğe girip, resmî gazetede yayınlanması akıllara bunun hayata geçirilebilmesi için beş mahkûmun ölmesi mi gerekiyordu sorusunu getirdi. Kurbanların aileleri Adalet Bakanlığı hakkında dava açmaya hazırlanırken, soruşturmayı yürüten savcılık ise suçlusu bile henüz olmayan dosyaya önce gizlilik kararı koydurdu. Ancak medyada ve kamuoyunda yükselen tepkilerden sonra gizlilik kararı yine jet hızıyla dün kaldırıldı. …
İHD Diyarbakır Şubesi, bilgi, belge ve tanıkların ifadesiyle hazırladığı Toplu Mezar Raporu’nu açıkladı. Rapora göre, Türkiye’de 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişi bulunuyor. Raporla birlikte hazırlanan interaktif harita vatan toprağı denilen çok-özel sınırların nelerle dolu olduğunu bir çırpıda gösterebilmesi açısından oldukça önemli.
(kaynak: t24 - 22.09.2011)
Şube Sekreteri Raci Bilici, “Kimi bir dağın yamacında, kimi bir derenin kenarında, kimi yakılan ormanlık alanlarda, ya da sahipsiz bir mezarlıkta. Kimi ise Bitlis’te olduğu gibi insanlık onurunu ayaklar altına alan bir şekilde çöplüklerde ortaya çıkıyorlar”.
Dersim isyanından 230 kişi
Toplu mezarların görüldüğü ülkelerin tamamında silahlı çatışma ya da savaş yaşandığına dikkat çekilen raporda, Arjantin, Kamboçya, Guatemala, El Salvador, Ruanda, Zaire, Burundi, Honduras, Etiyopya, Bosna, Kosova, Afganistan, Çeçenistan ve Irak örnek gösterildi. Türkiye’de toplu mezar olgusunun yeni olduğuna dikkat çekilen raporda, “Dersim’de isyan döneminden kaldığı belirtilen içerisinde 230 kişinin bulunduğu toplu mezar ile Bingöl’de Şeyh Sait isyanında 84 kişinin diri diri yakıldığı köydeki toplu mezar bunlara örnek teşkil edecek nitelikte” dendi.
Hangi ilde ve yerde toplu mezar haritası
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi ‘İnteraktif Toplu Mezar Haritası’ hazırladı. http://www.ihddiyarbakir.org/Map.aspx adresinden girilebilen web sitesinden haritaya ulaşılabiliyor. …
Siteye giren ve toplu mezar haritasını inceleyen herhangi bir vatandaş, haritada bulunmayan bir toplu mezar hakkında görgü veya bilgiye sahip ise bu konudaki bilgisini bu bölümden ihbar edebilecek.
Rapora göre, İllere göre toplu mezar yerleri şöyle:
Diyarbakır (30 mezar- 298 kişi), Siirt (36 mezar -376 kişi), Bitlis (35 mezar -485 kişi), Hakkari (33 mezar-347 kişi), Bingöl (33 mezar-468 kişi), Van (18 mezar-257 kişi), Şırnak (14 mezar-204 kişi), Batman (11 mezar-198 kişi), Mardin (14 mezar -98 kişi), Tunceli (5 mezar-259 kişi), Elazığ( 3 mezar -55 kişi), Ağrı (2 mizar-53 kişi), Iğdır (1 mezar -14 kişi), Ardahan (1 mezar-19 kişi), kars (1 mezar-7 kişi), Adıyaman (1 mezar-17 kişi), Malatya (1 mezar 5 kişi), Gaziantep (1 mezar-10 kişi), Hatay (1 mezar-8 kişi), Şanlıurfa ( 2 mezar-16 kişi)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bugün 2011’in ilk 6 ayına ait kendilerine gelen başvurularla ilgili bir takım sayılar açıklamış. Ulusüstü bu mahkemeye en çok şikayet edilen ikinci ülke yine TURKEY olmuş.
(Kaynak: Deutsche Welle Türkçe - 21.07.2011)
İstatistiklere göre 30 Haziran 2011 itibarıyla AİHM gündeminde Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkenin vatandaşlarından gelen 152 bin 800 dava başvurusu bulunuyor. Bu başvurulardan 42 bin 300’ünü Rusya’ya karşı açılmak istenen davalar oluşturuyor. Bu rakam AİHM’nin toplam iş yükünün yüzde 27,7’si anlamına geliyor. Rusya’yı bu alanda 17 bin 700 dava başvurusuyla Türkiye izliyor. Türkiye’ye karşı açılmak istenen davalar Strasbourg Mahkemesi’nin iş yükünün yüzde 11,6’sına eşit.
Türkiye ikinciliği kaptırmadı
Bilançoya göre Türkiye, son birkaç yıldır olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Rusya’nın ardından hakkında en fazla dava başvurusunda bulunulan ikinci ülke olma özelliğini koruyor.
Rusya ve Türkiye’yi sırasıyla Romanya (12 bin 850), İtalya (11 bin 550), Ukrayna (10 bin 750), Polonya (7 bin 100), Sırbistan (5 bin 400), Moldova (4 bin 150), Bulgaristan (3 bin 700) ve İngiltere (3 bin 450) izliyor. Diğer Avrupa ülkelerinden gelen dava başvurusu sayısı ise 33 bin 850.
…
2010 Türkiye bilançosu
Strasbourg Mahkemesi 2010 yılında Ankara’ya karşı önceki yıllarda açılmış 278 davada karar açıklamış, bu davalardan 228’inde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en az bir maddesinin ihlal edildiği hükmünde bulunmuştu. Bunlar arasında en fazla ihlal kararı Sözleşme’nin emniyet ve güvenlik hakkıyla ilgili 5’inci ve adil yargılanmayla ilgili 6’ıncı maddeleri temelinde verilmişti.
AİHM, Türkiye hakkındaki ilk kararını 23 Mart 1995 tarihinde açıklamıştı. O tarihten 1 Ocak 2011’e kadar AİHM Türkiye’ye karşı dava açmak için yapılan 19 bin 402 başvuruyu reddetti, Türkiye hakkında 2 bin 573 davada karar açıkladı, bu kararlardan 2 bin 245’inde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en az bir maddesinin ihlal edildiği hükmünde bulundu, 55 davada ise ihlal olmadığı sonucuna vardı.
Ankara Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4 Kasım 1950 tarihinde imzalayıp, 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış, ancak vatandaşlarına Strasbourg Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusu yaptığı 1987 yılına kadar tanımamıştı.
Tophane’deki galerilere 21 Eylül 2010 tarihinde bir dizi saldırı gerçekleştirildi. Tophane’nin yerlilerinden oluşan, 20-30 kişilik grup Galeri Non ve Outlet başta olmak üzere mahalledeki galerileri sırayla dolaşıp camlarını indirdiler ve açılışlarda bulunan bazı sanatçı ve konukları dövdüler.
Yaygın medya olayı ilk etapta tabii ki “Sanat galerisine içki baskısı!” diye vererek “ŞERİAT GELİYOR!” kartını oynamayı tercih etti. Herkes için bireysel özgürlük talep etmektense, yalnızca kendi hayat tarzlarına müdahale edilebileceği korkusu yaşayan bazıları ise “referandumda evet’i basarsanız işte böyle olur” gibi söylemlerle belirdiler. Taşlanan Galeri Non’daki serginin sanatçısı Extramücadele’yi zamanında “Cumhuriyetin üzerine kurulu olduğu temel değerleri, kurnaz gerekçelerin arkasına sığınarak dinamitlemek”le suçlayan Bedri Baykam ise -bu işten kendine iyi rant çıkacağından emin olsa gerek- soluk soluğa gittiği karakolun önünde Madımak Oteli/Sivas Katliamı benzetmesini çat diye patlattı. Oldukça kompleks toplumsal meseleleri hemencecik bu denli basite indirgeyebilmeyi ancak yaşadığı toplumun gerçek sıkıntılarının neler olduğuna bu denli uzak birisi yapabilirdi. Öncelikle saldırıyı gerçekleştirenlerin başka semtlerden toplanıp getirilmiş kişiler olmadıklarının altını çizmek lazım, bu kişilerin hepsi kendini Tophaneli olarak görüyor ve mahallelerinin dönüşüm geçirmesinden oldukça rahatsızlar. Onları en çok rahatsız eden şeyler ise yeni açılan oteller, kafe/restoranlar ve sergi açılışlarında sokakta tüketilen alkolmüş.
Ama iş yine bu kadar basit değil. Şehrin göbeği olan İstiklal Caddesi ve çevresi giderek şekil değiştiriyor, büyük şirketlerin ve iri kazançlar gözetenlerin müdahelesine uğruyor. İstiklal Caddesi’nin kendisi üzerinden başlayan bu değişim, Asmalımescit, Kuledibi gibi ufak mahallelere de yayıldı. Beyoğlu dışındaki değerli bir bölgede bulunan Sulukule’nin yıkımından sonra Beyoğlu’ndaki Tarlabaşı ve Sakızağacı mahalleleri de dönüşüme tabi tutulmak üzere. Tarlabaşı’nda savunmasız Kürt ve travestiler yaşıyor, Sakızağacı ise konutların sık olmadığı bir bölge. Bu mahallelerin başta hükümete kankiliğiyle bilinen Çalık Holding ve diğerlerine paslanması an meselesi. Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan bu projelerin gerçekleşmesi için elinden gelen pr çalışmasını yapıyor, Toki Başkanı Cemal Alpat da Tarlabaşı için “terörün, uyuşturucunun, devlete çarpık bakmanın yuvası” demişti.
Tarlabaşı’nın otel ve alışveriş merkezi mahallesine çevrilmesi için gerekli ortam neredeyse hazırken aynı şey Tophane için geçerli değil. Tophane halkı hem dini bakımdan hem de milliyetçilik bakımından oldukça tutucu ve AKP’yi büyük ölçüde destekliyorlar. Tophane’nin bir numaralı sosyalleşme merkezi olan kahve seçim dönemlerinde asılan RTE afiş ve posterleriyle neredeyse iktidar partisinin resmi seçim bürosuna dönüşmüştü. Cezayir sokağında yaşayan Roman vatandaşların tasfiye edilmesi kimse için sorun yaratmadı çünkü onlar zaten sahipsizler sınıfında yer alıyorlardı. Fakat şehrin göbeğinde kalan ve muhteşem Boğaz manzarasıyla büyük patronların ağzını sulandıran Boğazkesen, Kumbaracı Yokuşu gibi sokakların tasfiyesinin gerçekleşmesi aynı kolaylıkta olmayacaktı. Diğer komüniteleri uzaklaştırmak için çok somut bahanelere ihtiyacı olmayan AKP’li belediye başkanının Tophanelileri gönderip Galataport gibi projelere gaz verebilmesi için bir nedene ihtiyacı vardı…
Tophane’de galerilerin açılması Belediye’nin bilgisi dahilinde gerçekleşmişti. Galeriler açılırken resmi odaklarla sorun yaşamadılar. Bölge halkı ise Outlet’ten Azra Tüzünoğlu’nun aktardığı üzere daha ilk günden onlara muhalefet yapmaya başlamışlar. (Ayrıca, XOXO Nisan/2010) Galeriler bölge halkıyla ortak projeler geliştirdiklerini, onlarla iletişim içinde olduklarını söyleseler de bir husumet söz konusuydu. Tophanehaber.com sitesine bakıldığında Tophanelilerin rahatsızlıklarını yüksek sesle belirtmediklerini söylemek mümkün değil. Bu sitede ve olay sonrası verdikleri röportajda Tophaneli halk Belediye yetkilileri ve Polis’e galeri ve otelleri daha önce şikayet ettiklerini söylüyor. Yani yetkililerin mahalledeki huzursuzluktan haberi var. Aynı zamanda 30 kişilik (galericilerin açıklamasına göre 40-50 kişilik) bir grubun sistematik bir şekilde 3-4 galeriye saldırmak için toplanacak olmasını devletin (polis, muhtar gibi yerel yöneticilerin…) bilmemesi de imkansız. Ayrıca geçen hafta Tophane’deki Galeri Rodeo’daki bir açılışa gelip yine tehditlerde bulunmuşlar. Dünkü saldırılar başladığında polisin olaylar büyümeden müdahale etmememiş olduğunu da biliyoruz. Yani olayların tüm aşamalarında Beyoğlu Belediyesi’nin mahallelideki gerginlikten haberdar olduğunu görüyoruz. Ama galerilerin açılmasına izin veren dönüşüm meraklısı Belediye Başkanı ne halk ve galerilerin arasını iyi tutmaya çalışıp, uzlaşma zemini aradı ne de galerilerin tehlike altında olabileceğini öngörüp onlara gerekli koruma sağladı. Aradaki husumetin artmasına göz yumdu ve galerileri adeta grev kırıcı gibi kullandı.
Vahşi saldırı sonrasında hemen bölge halkının geri kafalı olduğu konuşulmaya başlandı. Yani tasfiye operasyonu daha olayın üzerinden bir gün bile geçmeden başlamış oldu. Ahmet Misbah Demircan ve yoldaşları meseleyi gayet iyi kurgulamış yani. (Bu arada kendisinden konuyla ilgili hala bir açıklama gelmemiş olması da bu tezimizi destekliyor.) Görünen o ki ileride bu mahallede ne tutucu halk ne de bağımsız galeriler barınabilecek. Lüks oteller, residencelar ve yerel dokudan kopuk bar/restoranlar bu mahallelerin yeni çehresini oluşturacak. Artan kiralardan dolayı ileride burda barınabilecek yegane sanat galerileri ise büyük holdinglere ait olanlar olacak. O galerilerde ise Extramücadele’ninkiler gibi iktidar odaklarına doğrudan sataşan işlerin yer alma olasılığı oldukça düşük.
Ama oyuna getirilmiş iki taraf için de hala çok geç değil. Tophaneliler eğer kendilerinin yavaş yavaş bölgeden kovulmaya çalışıldığını düşünüyorlarsa, şimdi yaşadıkları o evlerde onlardan önce yurtlarından kış-kış edilmiş Rum, Ermeni ve Yahudilerin yaşadıklarını unutmamalı ve aslında kendilerinin de görece yeni taşınmış oldukları bu mahallenin yeni sakinleriyle daha fazla uyum içinde yaşamanın yollarını/mümküniyetini aramalıdırlar. Şiddet içeren saldırıların onlara yarar değil zarar getireceğinin farkına daha da geç olmadan varmalılar. Galeri sahipleri ise kentsel dönüşüm konusundaki fikirleri bilinen otoritelerin bu tutucu mahallede çağdaş sanat faliyetlerini bu denli rahat bırakmasını sorgulamalı. Adeta Truva Atı gibi kullanılan galerilerin sahipleri aynı zamanda halkla kurduklarını düşündükleri iletişimde eksiklikler olduğunu da kabul edip, yeni iletişim/uzlaşma zeminleri oluşturmaya çalışmalı ve bugünkü basın toplantısında sergilenen empati kurma çabalarını sürdürmeli.
** ben sana’nın Tophane gezileri Koray K. eşliğinde gerçekleşmiştir.